RSS

Asrın İhanetinin Analizi! – Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.

Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.

Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lideri Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.

Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.

Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton veÜzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?

Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.

1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.

Öyle ki sonraki bir beş-on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.

Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.

Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.

Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteci bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesaj, her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:

“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.

Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:

“Pek muhterem Papa Cenapları.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”

Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.

Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.

Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.

Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.

Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı siyasi yasaklı durumdan çıkartıp ve Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.

Yine şundan adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi;“Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.

Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.

28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst seviyeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.

Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.

Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.

Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla meğgul eden bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.

Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.

Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”,  demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.

Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.

Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?

Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.

Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra“Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla“Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.

Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:

“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.

Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.

Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.

Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.

Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.

Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.

16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:

“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile  dört asla irca edilebilir ki,  bunlar;   Allah’a,  âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).                            

İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?

Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.

29 Ocak 2009 yılında gerçekleştirilen Davos Ekonomi Zirvesi’nde, dünya siyaset tarihinde daha önce yaşanmamış bir olay yaşandı. Aslında bu hadise Türkiye ile İsrail’in arasını uzun süre açacak bir bunalıma dönüşürken, farklı gelişmelere de kapı aralayacaktı.

Başbakan sıfatıyla Davos Zirvesine katılan Recep Tayyip Erdoğan, İsrail Devlet Başkanı Simon Peres, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve Arap Konseyi Genel Sekreteri Amr Musa’nın katıldığı “Gazze: Ortadoğu’da Barış” konulu oturumda Peres’in sözlerinin ardından konuşma sürelerini adil ayarlamadığı gerekçesiyle Moderatör David Ignatius’a tepki gösterdi. Kendisine gerekli sürenin verilmediğini söyledi. Siyasi literatüre “One Minute” kalıbı ile yerleşen Erdoğan’ın tepkisi sonrası Moderatör Ignatius, Erdoğan’a söz verdi. Erdoğan da yaptığı kısa konuşma ile İsrail’in katliamlarını açık bir dille ortaya koydu.

İslam dünyasının yüreğini ferahlatan bu ifadeler, çok geçmeden İsrail’in kanlı bir baskınıyla karşılık bulacaktı.  31 Mayıs 2010’da Gazze’ye yardım götüren İnsani yardım gemisine (Mavi Marmara) Uluslararası sularda iken İsrail komandolarınca yapılan saldırıda dokuz Türk vatandaşı şehit düştü. Türk hükümetinin bu hadise üzerine İsrail’le bütün ilişkilerini askıya alması karşısında şok edici tavır, Pensilvanya’daki Fetö’den gelecekti:

“Otoriteyi dinlemeliydin”.

Papa’nın hizmetinde olduğunu evvelce ifade eden F.G. bu kez otorite (İslam’da ulu’l-emr) olarak İsrail’i bildiğini resmen ilan ediyordu. Sevenleri ise hala uyanmıyordu.

Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.

Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.

Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.

Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?

Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.

2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.

Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?

Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.

Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.

Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.

Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.

Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.

Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.

Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.

Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.

“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.

Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.

Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar, olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?

Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.

Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.

Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.

Bir şeyi hesaplamıyorlardı.

O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.

“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.

Bir kişi ki yardımcısı Allah ola

Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!

Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.

Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.

Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.

Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.

Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.

Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin,Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımızAlparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni,II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.

Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu

Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir

Rahmetli Erol Güngör 1978’de:

 “ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.

Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.

Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.

Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

(AMİN)

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Ağustos 2016 in Gündem, Genel

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Arif Nihat ASYA Diyor ki;

Arif Nihat Asya diyor ki:
“Ey okunmamış kitap, bir gün gelecek, okunacaksın. Üzerine belki mavi, belki elâ, belki yeşil gözler eğilecek. Ve seni okurken ağlayanlar olacak, gülenler olacak.

Gösterişsiz kapağının altında saflığını sakla ey kitap, güzel yüzler, güzel sözler, güzel kirpikler göreceksin. O gün, beklenmeye değer.

Bu mevsim üşütmesin seni. Çiçekler gibi, baharı beklemeyi bil!

Yaprakların bono değil, çek değil, fatura değil, banknot değildir. Yazık ki okunsan da anlaşılmayacağın çağlar, nöbetler geçirmekteyiz.

Yarın çocuklarımız çocuklarına, kelimelerden adlar seçecekler ve taşıdıkları ada lâyık insanlar olacaklar.

Yaprakların, ötekiler gibi, şu sokakta geçseydi, sen yarına çıkmazdın ey kitap.

Ateşten kurtulduğun gibi selden de kurtulacaksın ve selden kurtulduğun gibi hoyrat elden de kurtularak sana lâyık eller bulacaksın.

Gösterişsiz kabına bürünmüş, uyuyorsun şimdi. Uyu ey kitap uyu. Günü gelecek uyanacaksın. Bir gülün, bir şark lalesinin açılışıyla açılacaksın. Rengin olacak, kokun olacak. Altın kanatlı arıların, altın kanatlı kelebeklerin olacak. Bayrak tanıyacak seni. Toprak tanıyacak seni. Gözler, yıldızlar, dudaklar tanıyacak, okuyacak seni.

Yapraklarını kanat yapıp uçabilecek bir neslin geleceğine ben inandım. Sen de inan ey kutlu kitap. “

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Haziran 2016 in Genel, Kitap

 

Etiketler: ,

Fethullah Gülen’in The Wall Street Journal’a Verdiği Ropörtaj (Türkçe – Tam Metin)

210153

1. Başbakan son zamanlarda size ve Hizmet oluşumuna sık sık saldırdı. Artık AKP ile ittifakınızın tamamen bittiğine inanıyor musunuz?

Eğer bir ittifaktan bahsedilecekse bu demokrasi, insan hakları ve özgürlükler etrafında olur — siyasi partiler ya da adaylar için olmaz. 2010 yılındaki Anayasa referandumunda Avrupa Birliği’ne üyelik şartlarına paralel yapılan demokratik reformları daha önce CHP yapmış olsaydı, onları destekleyeceğimi söylemiştim.

Hizmet üyeleri de dahil Türk halkının büyük kesimi demokratikleştirme reformları yaptığı, ordunun siyasiler üzerindeki vesayetine son verdiği ve Türkiye’yi AB’ye giriş sürecinde ileriye götürdüğü için AKP’yi destekledi. Doğru olduğuna inandığımız ve demokratik ilkeler ile aynı paralelde olan şeyleri her zaman destekledik. Ancak aynı zamanda yanlış olarak gördüğümüz ve bu ilkelere ters olan şeyleri de eleştirdik.

Değerlerimiz ve duruşumuz değişmedi. Demokrasinin savunucuları olmaya devam edeceğiz. Siyasi aktörlerin önceki sicillerine uyumlu duruşu ve icraatları ile ilgili karar Türk halkı ve tarafsız gözlemciler tarafından verilmeli.

2. Erdoğan ile bir on yıllık bir ittifak kurdunuz – liderliği döneminde sizi en çok üzen şey ne oldu?

Tekrar netleştirelim, ittifaktan bahsedilecekse bu değerler ve ilkeler etrafında olur. AKP dönemi boyunca demokratikleşme reformlarını destekledik ve anti-demokratik hareketleri eleştirdik ve bunlara karşı çıktık. Örneğin 2005 yılında terör suçlarını oldukça geniş tanımladığı ve özgürlükleri riske sokacağı için anti-terör taslağını eleştirdik.

2003 ve 2010 döneminde genel trend demokratik reformlara yönelik oldu ve Türk halkının büyük kesimi bu reformları destekledi. 2010 yılındaki Anayasa referandumunun yüzde 58 oranında kabul oyu alması bunun bir kanıtıdır. Ayrıca Türkiye geçen 15 yılda ekonomik ve demokratik ilerleme de kaydetti.

Bu demokratikleşme reformlarının devam etmesini isterdik. 2010 yılındaki anayasa değişikliklerini “iyi ancak yeterli değil” sloganı ile destekleyen Türk halkı geçen son iki yıl içerisinde demokratik ilerlemenin tersine dönmüş olmasından üzüntü duyuyor. Yeni, sivil ve demokratik bir anayasa demokratik kazanımları sağlamlaştıracak ve Türkiye’yi AB’nin demokratik değerlerine bağlayacaktır. Maalesef bu çaba şu an terk edilmiş durumda.

3. Başbakan’ın polis gücünün lider kadrosunda yaptığı değişiklikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Polis gücünün üyeleri veya hükümetin diğer üyeleri ülkenin kanunlarını ya da kurumların kurallarını ihlal ederse kimse bu tarz hareketleri savunmaz ve bu hareketler yasal ve kurumsal soruşturmaya tabi tutulmalı. Ancak bu kişiler yasadışı bir şey yapmamışsa ve kurumların kurallarını ihlal etmemişse ve sadece sahip oldukları dünya görüşleri veya eğilimleri nedeniyle fişlenmiş ve ayrımcılığa tabi tutulmuşlarsa bu tarz muameleler demokrasi, yasal kurallar ve insan hakları ile örtüşmez.

Sahip oldukları ideoloji ve dünya görüşleri, duydukları sempati nedeniyle kişilerin yerlerini değiştirmek ve tasfiyeler yapmak şu anki iktidar partisinin geçmişte seçimler öncesinde bitirmeyi vaat ettiği bir şeydi. Daha birkaç ay öncesine kadar kahraman olarak alkışlanan yargı ve polis gücü üyelerinin soruşturma yapılmaksızın kışın ortasında görev yerlerinin değiştirilmesi de ironik bir durum.

4. Hizmet oluşumunun öğrencilerini polis ve yargıda kariyer yapmaları için cesaretlendirmesinin sebebi nedir?

Öncelikle soruda bir düzeltme yapalım. Yalnızca kişisel savunmam ile ilgili konuşma yapabilirim ve bu savunmam genel olarak tüm Türk halkını kapsıyor. Toplum için sağlam temeller oluşturmak ve bireyleri yetiştirmek için en iyi yolun her zaman eğitim olduğuna inandım. Her sosyal sorun bireyden başlar ve uzun vadede birey seviyesinde çözülebilir. Birey ihmal edildiğinde sistemik, kurumsal veya siyasi çözümler başarısız olmaya mahkumdur. Bu nedenle benim ilk ve en öncelikli taraftarlığım eğitim içindir.

Bu nedenledir ki benimle aynı düşünceleri paylaşanlar yurtlar, sınava hazırlık merkezleri, özel okullar ve ücretsiz özel eğitim merkezleri kuruyor. Bu kurumlar toplumun geniş kesiminin kaliteli eğitime ulaşmasını sağlıyor ki şimdiye dek kaliteli eğitim seçkin birkaç kişi için mümkündü.

Türk halkının, toplumunun tüm kesimleri ve ülkelenin tüm kurumları içerisinde temsil edilmesini teşvik ettim. Çünkü bu kurumların toplumdaki çeşitliliği yansıtması önemli. Ancak öğrenciler ve aileleri tarafından yapılan seçimler birçok faktörce şekilleniyor. Bu faktörler içerisinde istihdam fırsatları ve yukarı yönlü hareketlilik ihtimali bulunuyor. Benim savunmamın bu ailelerin değerlendirdiği bir faktör olarak ne kadar etkili olduğundan ise emin değilim.

Hizmet üyeleri tarafından açılan kurumlara gelirsek, mezunlarının kariyer seçimleri ile ilgili tam bir tahakkuka sahip değilim. Ancak düşündüğünüzün aksine bahsettiğiniz alanlarda (polis ya da yargı) kariyer yapmayı düşünen öğrenciler için potansiyel sebep, bu kurumlardan mezun oldukları için tarih boyunca ayrımcılığa maruz kalmış olmaları olabilir.

5. Hükümet, darbe planlamakla suçlanan askerler için verilen mahkeme kararlarının gözden geçirilebileceği yönünde sinyal verdi. Taraftarlarınıza karşı yeni bir ittifak kurmakta olduklarından endişe duyuyor musunuz? Buna karşı stratejiniz ne?

Yasal süreç içerisinde, yeni deliller ışığında veya yanlış yapıldığı yönündeki kanıtların ortaya çıkması durumunda yeniden yargılanmak evrensel insan hakkıdır. Yeni deliller ortaya çıkarsa veya yasal sürecin kusurlu olduğu anlaşılırsa yeniden yargılanma yasal bir hak olur. Hiç kimse masum bir insanın haksız yere cezalandırılmasını istemez.

Ancak niyet binlerce duruşmanın hükümlerini tamamen feshetmekse bu tarz bir hareket yargı sisteminin güvenilirliğine zarar vereceği gibi son on yılda elde edilmiş demokratik kazanımları da tersine çevirir. Böylesi bir hareketi, Türk tarihinde ilk kez darbe faillerinin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan 2010 yılındaki anayasal değişikliklere evet demiş Türk nüfusunun yüzde 58’lik kesimine açıklamak da çok zor olur. Ayrıca yıllarca bu duruşmaları demokrasinin bir zaferi olarak sunan ve bu yargılamalarda yer alan savcı ve hakimleri alkışlayan şu anki hükümetin liderleri için de bir ironi yaratır. Ordu yönetimini sivil otoriteye boyun eğdirdikleri için siyasi liderlerin övündüğüne yer veren haberler de yapıldı.

Bu duruşmaları güvenilmez olarak lanse eden ve yargı içerisinde belli bir gruba bağlayan söylem siyasi liderlerin on yıllık yönetimleri boyunca ortaya koydukları söylemle de tam bir tezat oluşturur. Burada bir samimiyetsizlik de var. KCK/PKK örgütlerinin terörist eylemlerinde istihbarat üyelerinin katılımı ile ilgili bir savcının Milli İstihbarat Teşkilatı müsteşarını sorgulamak istemesinin hemen ardından çıkartılan bir kanunla müsteşarla ilgili soruşturmalar için başbakanın onayının alınması zorunluluğu getirildi. Her ne kadar iktidar partisinin bunu yapma gücü olsa da suçlanan genelkurmay başkanı ya da ordu komutanlarına aynı korumayı getirecek benzer bir yasa geçirmediler. Bu tutarsızlık yeniden yargılanma ile ilgili son zamanlarda ortaya çıkan söylemlerin askerler için adaleti uygulama isteğinden çok siyasi motivasyon olduğunu gösteriyor.

Eğer uygulanırsa bu hareket son on yıldaki demokratik reformlara darbe indirmek olur. Demokratik kurumlar üzerinde ordu vesayetini kaldırmak için atılan adımlarda dramatik bir dönüş olur. Türk tarihinde yarım yüzyıl içerisinde dört seçilmiş hükümetin görevine askeri darbe ile son verildi.

6. Hükümet, siyasi duruşları Erdoğan’ınkinden farklı olduğu için Koç’tan Doğan’a bir kısım iş dünyasını hedef aldı, vergi cezaları ile vurdu. Son gelişmelerin ışığında Hizmet taraftarlarının başında bulunduğu firmalara yönelik bir tehdit görüyor musunuz?

Yapılan haberlere baktığımda bahsettiğiniz hususun bir tehlike olmaktan çıkıp bir gerçeğe dönüştüğünü öğreniyorum. Koza grup, İstikbal grup ve Banka Asya; çeşitli sıradışı denetlemelerle, cezalarla, izin iptalleriyle ve beklenmedik devasa fon çıkışlarıyla hedef alındı. Bank Asya’da yaşanan devasa fon çıkışları, İktidar partisine yakın haber kanallarının olumsuz haber kampanyaları ardından gerçekleşti.

7. Cumhurbaşkanı Gül, muhafazakarlardan liberaller ve Hizmet oluşumuna kadar farklı kesimleri bir araya getirebilecek ılımlı bir lider görünüyor. Gül liderliğindeki bir AKP’yi mi desteklerdiniz yoksa cumhurbaşkanı olarak ülkeye daha fazla yardımcı olabileceğini mi düşünüyorsunuz? Erdoğan ile kıyaslandığında Gül’de daha olumlu bir duruş buluyor musunuz?

Her zaman tüm siyasi partilere aynı yakınlığı göstermeye çalıştık. Bir sivil toplum hareketi olarak hiçbir zaman tek bir partiyi ya da adayı desteklemedik. Ancak Hizmet içerisinde bireyler bazı partileri kendi inançlarına ve değerlerine daha yakın görerek kendi özgür iradeleri ile onları destekledi.

Gül şu an bizim cumhurbaşkanımızdır. Adının yer aldığı gelecekteki senaryolar ile ilgili spekülasyonlarda bulunmak uygun olmaz.

8. Medya içerisinde bir çok destekçiniz son haftalarda CHP ile ilgili daha pozitif bir tutum sergiliyor – gelecek seçim sürecinde CHP ve Hizmet arasında bir ittifak olabileceğine inanıyor musunuz?

Tekrarlamak gerekirse, bir siyasi parti ya da aday ile hiçbir zaman ittifak kurmadık. Desteğimiz ya da eleştirilerimiz her zaman değerler etrafında olur. Bu tarz bir ittifak gelecekte de yapılmayacak. Bir sivil toplum aktörü olarak toplumdaki herkese açık olmamız bir zorunluluk. Ancak değerlerimiz net. Demokrasi, evrensel insan hakları ve özgürlükler, şeffaf ve hesap sorulabilir hükümetler bu değerlerimizin arasında.

Fırsatlar sunulduğunda Hizmet üyeleri diğer vatandaşlar gibi kendi değerleri çerçevesinde kararlarını verecektir. Temel değerleri paylaşan insanların yapacağı seçimler aynı çizgide olabilir.

 

ÖZETLEYELİM: 

1-  AKP ya da bir aday ile herhangi bir ittifak hiç kurulmamış,

2- Reform yapsaymış CHP’yi de desteklermiş,

3- Hakan Fidan’ı sorgulayamamak ciddi manada koymuş,

4- Halk, AKP’yi AB sürecindeki reformlarından dolayı destekliyormuş

5- Öğrencilerin kariyer seçimleriyle ilgili hiçbir tahakküme sahip değilmiş,

6- Her partiye eşit mesafedeymiş,

7- Halk Anayasa paketini “yetmez ama evet” diyerek desteklemiş,

8- AKP’ye yakın haber kanalları yüzünden Bankasya zarar etmiş,

 

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Ocak 2014 in Gündem, Genel

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Erdoğan’ı makamında tehdit eden 3 kişi kimdi?

“Süleyman ÖZIŞIK’ın 10 OCAK 2014 tarihli yazısı… “

Erdoğan’ı makamında tehdit eden 3 kişi kimdi?

Milli Eğitim Bakanlığının dershanelerle ilgili taslak metni hazırladığı günler. Başbakan Erdoğan, yoğun gündeminin arasında kendisini ziyarete gelen 3 ismi ağırlıyor.

Konuklarının bu konuda kendisini ikna etmeye yönelik eleştirilerini büyük bir nezaketle dinliyor Erdoğan… Milli Eğitim Bakanlığı’nın mağduriyet doğurmamaya yönelik çalışmalar yaptığını, dershane yöneticileriyle bir araya gelip, yol haritası konusunda fikir alışverişinde bulunacağını anlatıyor.

Bu konuşmadan sonra sohbetin seyri bir anda değişiyor!

AK Parti içindeki bazı isimlerin yolsuzluğa bulaştığı ilk kez o gün, o toplantıda Erdoğan’ın kulağına çalınıyor. Konuklardan biri pandoranın kutusunu açıyor, “Efendim partinizde bazı isimlerin yolsuzluk ve rüşvet olaylarına bulaştığı konusunda belgeler var” diyor.

Erdoğan bu konuda MİT’in de kendisine uyarılar içeren bir rapor sunduğunu, gerekli adımların atıldığını belirtiyor, “Elinizdeki ciddi belgeleri benimle paylaşırsanız, derhal gereğini yaparım” diyor.

“Bahsi edilen kişiler sizin çok, çok yakınınızda ve bu size çok zarar verir” cevabı üzerine bir kez daha tavrını ortaya kokuyor: “Kim olursa olsun, gereğini yaparım. Siz yeter ki elinizdeki belgeleri paylaşın.”

Gelen cevap aynen şöyle: “Efendim bu isimler çok yakınınızdaki isimler ve birilerinin bu konuyu hasıraltı edeceği yönünde endişelerimiz var. Biz bu isimleri medya üzerinden deşifre ettikten sonra atacağınız adımlar size de fayda sağlar!”

“Ya dershaneler konusunda geri adım atılsın, ya da yolsuzluk dosyaları açılacak” tehdidi Başbakan’ı çileden çıkarıyor. Tehdit ve şantaja asla boyun eğmeyeceğinin altını çizen Erdoğan, 3 ismi “Elinizden geleni ardınıza koymayın” diyerek makamından kovuyor!

Sonrasında yaşananları hepimiz gün be gün izliyoruz.

Bakın size bir detay anlatayım.

O gün Erdoğan’a “Bahsi edilen kişiler sizin çok, çok yakınınızda ve bu size çok zarar verir” diyenlerin bahsettiği o yakın kişi, Bilal Erdoğan’dan başkası değil. Operasyonların Bilal Erdoğan’a uzaması için Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir gözaltına alındı.

Demir, “Marmaray’ın tam üzerinde yer alan ve raylı sisteme zarar verecek bir arsa üzerinde otel yapıldığına izin vermek. Bunun karşılığında rüşvet almakla” suçlanıyordu değil mi?

Emniyetteki sorgusunda Mustafa Demir’e, “Bu konuda Bilal Erdoğan’dan baskı gördüm”denmesi istendi. Hatta tezcanlı davranan birkaç internet gazetesi, “Fatih Belediye Başkanı itiraf etti. Operasyon Bilal Erdoğan’a uzandı” diyerek önceden haber bile yaptı.

Sonra ne oldu?

Otel yapıldı denilen arazinin boş olduğu, rüşvet diye alınan paraların Belediye Kanunu gereği, belediye kasasına konulmak üzere alınan paralar olduğu makbuzlarıyla belgelendi. Rüşvet denilen paranın da İftar çadırında verilen yemeğin parası olduğu ortaya çıktı.

Mesela şu haber de bazı yayın organlarında hiç yer almadı.

Daha birkaç gün önce Rezza Zarrab’ı Halil İbrahim Koca isimli bir avukat ziyaret etti, “Ek ifade ver. Seni savcıya götüreceğim. Ek ifade vermeden önce masada adli kollukla imzalanmış tahliye kağıdını göreceksin. Ek ifadende ‘Bu işi hükümetin bilgisi ve talimatı doğrultusunda yaptım’ de ifaden bitince evine gideceksin” dedi.

Siz bu haberin tekzip edildiğini duydunuz mu?

Emniyetle, yargıyla alakası olmayan 3 kişi size gelecek, “Yolsuzluk dosyalarını medya aracılığıyla deşifre edeceğiz” diyerek sizi tehdit edecek. Başbakan kalkıp, “Yahu arkadaş! Verin bana isimlerini, gereğini yapmazsam o zaman ne yapacaksınız yapın” diyecek. Bu tehdidin ardından savcılar 6 ay önce kapattığı dosyayı yeniden açarak harekete geçecek. Medya olayı tarihin en büyük yolsuzluğu diyerek manşetlere çekecek!

Erdoğan’ın operasyonlar başladığı günden bu yana, “Bu operasyonların altında başka nedenler, başka hesaplar var. Hedef benim” demesinin altında işte bu nedenler yatıyor. Emniyet ve yargıya yapılan operasyonların nedeni de, Soruşturmanın koordinatörü olan Savcı Zekeriya Öz’e duyulan güvensizliğin nedeni de bu…

Şimdi Savcı Zekeriya Öz çıkmış, Başbakan Erdoğan’ı yüksek yargı kökenli 2 kişiyi kendisine göndererek, tehdit mesajı iletmekle suçluyor.

Hale bakın!

Suçüstü yapmakta kimsenin eline su dökemediği savcı, kendisini tehdit edenler olduğunu söylüyor ama bu olayda suçüstü yapamıyor. Yapmadığı gibi tehdit eden kişilerin isimlerini de vermiyor. İddiaları dinlerken insanın içinden, “Keşke savcıya gitseydin!” diyesi geliyor.

Aynı savcı, “Ağaoğlu’nun parasıyla tatil yaptı” iddialarını da da çok ustaca bir manevrayla bertaraf etmeye çalışıyor, “Tatilin parasını ben ödedim. Belgelerini göstereceğim” diyor.

Belgeler nerede?

Yok!

Açın bugünkü sabah gazetesini okuyun.

Savcının, 17 Aralık operasyonundan sonra, yani 7 Ocak tarihinde iki müteahhit arkadaşını hem de 2 kez Ali Ağaoğlu’na gönderdiğini ve “O tatille ilgili Zekeriya Öz adına fatura kesin” diyerek 1 saat 11 dakika süren bir baskı yaptırdığını kamera kayıtlarıyla birlikte göreceksiniz.

Görüşmeler nerede yapılmış dersiniz? Savcı Öz’ü tatile gönderen Akdeniz İnşaat’ın Ataşehir’deki merkez ofisinde. Bu görüşmede Ali Ağaoğlu’nun, “Hem seyahatin parasını ben ödeyeceğim, hem de şimdi size fatura mı vereceğim” diyerek geri çevirdiğini okuyacaksınız. Yine aynı gazetede tatilin faturasının kimin kredi kartıyla ödendiğini de öğrenmiş olacaksınız.

Elinizi koyacağınız bir vicdanınız varsa, tüm bu belgeler ışığında operasyonunun altında başka nedenler olup olmadığını sorgulamanız gerekiyor.

Kendisi hakkındaki bir belgeyi yasal olmayan yollarla elde etmeye çalıştığı iddia edilen bir savcının, soruşturmayla gözaltına aldırdığı kişiler hakkında sonradan belge tenzim etmediğini savunabilir misiniz?

Her yazıda şu ayrıntıya özellikle dikkat çekiyorum ve çekeceğim. Kim ki rüşvet ve yolsuzluk yoluyla servetine servet katmışsa Allah’ın laneti üzerine olsun. Bu konunun takipçisi olmayan, bu konuda taraf gözetmeksizin hesap sormayanlardan da Allah hesap sorsun!

Bugün yolsuzluk yapmakla suçlananlar içeride mi, içeride…

Yeni operasyonlar yapılıyor mu, yapılıyor…

Kanal İstanbul, 3. Havaalanı, 3. Köprü, Körfez İzmir yolu ve nükleer santral projelerini yürüten tüm firmaların yöneticilerinin mal varlıklarına bloke kondu mu, kondu.

Kesmiyor efendileri!

İlla bu operasyonları Zekeriya Öz ve Muammer Aktaş’ın yürütmesi gerekiyor. Çünkü onlardan başka temiz savcı yok. Hepsi tu-kaka! İlla Başbakan’ın oğlunu hesaba çekecekler, Başbakan’ın koluna kelepçe takmaya çalışacaklar.

Dertleri bu!

Operasyonu savunanları izledikçe, onların yerine ben yerin dibine geçiyorum! Hepsi anlaşmış gibi hep bir ağızdan, “Başbakan istifa etmeli” diye bağırıyor.

Kimler mi?

Mesela Kemal Kılıçdaroğlu…

SSK’da yolsuzluk ve usulsüzlük yaptığı yine mahkeme kararıyla kesinleşmiş olmasına ve ama Rahşan affıyla paçayı kurtarmış olmasına rağmen.. Partisi CHP’de yolsuzluk yapıldığı mahkeme kararıyla belgelenmesine rağmen Kemal Kılıçdaroğlu istifayı hiç düşündü mü?

Mesela Devlet Bahçeli…

Madem ki partililer yolsuzluğa usulsüzlüğe karıştığında genel başkanlar istifa edecek. O zaman koynuna aldığı körpe kızlara, partisinin bütçesinden elde ettikleri paralarla Range Rover alan, harcayan 7 partilinin görüntüleri medyaya yansıdığında Bahçeli niye istifa etmeyi düşünmedi?

Ya Nazlı Ilıcak’a ne demeli?

Savcı Zekeriya Öz’le Twitter üzerinden nasıl cicili bicili konuşuyorlar, nasıl birbirlerine methiyeler düzüyorlar anlatamam! O Zekeriya beyle, Zekeriya Bey onunla gurur duyduğunu söyleyip duruyor.

Nazlı hanım aldığı gazla depara kalkıyor, oğlunun adının yolsuzluğa bulaşması nedeniyle Erdoğan’ın yargıya baskı yaptığını söylüyor, istifa etmesi gerektiğinden dem vuruyor.

Biri de çıkıp demiyor ki, “Hanım, hanım! Senin oğlan onbinlerce insana kupon karşılığı televizyon vereceğini söyleyip vermedi. Yurtdışına kaçarak tutuklanmaktan kurtuldu. Dava yıllarca sürdü. Sen o dönem mesleğini bıraktın mı ki bugün bize dürüstlük taslıyorsun?”

Demek ki neymiş?

Temizlik operasyonu yapabilmeniz ve o temizlik operasyonunu savunabilmeniz için en önce sizin temiz olmanız gerekiyormuş değil mi?

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Ocak 2014 in Gündem, Genel

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

CHP ve Cemaat’in Yolu Kesişir mi?

Kemal Kılıçdaroğlu

 Hikaye ya; Karadeniz’de bir hoca toplamış cemaati (kendi köy cemaatini) vaaz veriyor.

–          Ey Muhterem cemaat! İslami yaşantınıza dikkat edun, dininuzun peygamberunuzun kıymetini eyi bilun, bakun domuz eti yemek zorunda kalabilirdunuz!

Hikâyenin ana fikrine geleceğim lakin hiç olmadığı kadar hızlı bir gündem yaşıyor Türkiye. Gündemin değişimi her şeyin anlık olarak yansıdığı Twitter’dan bile takip edilemeyecek kadar hızlı değişiyor. Dershane meselesinden sonra, ki evveli de var, ivme kazanan olaylar aynı davada yürüyen/yürüdüğünü düşünen insanların birbirlerine düşman olmasına kadar geldi.

Görevlerinden alınan emniyet mensupları, yer değiştirilen müdürler ve daire başkanları, başsavcılardan gizli iş yürüten savcılar, evinde para olan banka müdürü, para transferleri iddiaları,  gözaltına alınması planlanan iş adamları, devletin adamlarına karşı yapılan sabaha karşı operasyonları, bakan çocuklarına karşı kurulan kumpaslar, top sakal çetesinin operasyonları önceden biliyor olması, bakandan habersiz toplanan HSYK, hepsinden önemlisi de yükselen faizler, dip yapan borsa ve 2 haftada ekonomideki kayıp miktarı olan 100 Milyar TL!

Bu konuların hakkında çok fazla şey yazıldı çizildi zaten. Bu kadar yoğun bir gündemi herkesin en ince detayına kadar takip etmesi imkânsız. İnanılmaz bir bilgi kirliliği ve yanlış yönlendirme var. Basit bir örnek verirsek; Zaman ve Bugün gazetelerinin internet sitelerinde son dakika haberi olarak çıkan TCDD Genel Müdürü’nün tutuklandığı iddiası. Aslında sadece Zaman ve Bugün’de çıkan haber doğruydu, tutuklama kararı çıkmıştı. Genel Müdür hakkında tutuklama kararı çıkaran savcı, kararı imzaladığı gibi haberi de ilgili yerlere(!) sipariş etmişti. Ama savcı işin geri kalanını getiremedi.

Muhalefetin kafası o kadar karışık ki, dün yalancı dediği savcılara ve emniyete sahip çıkmakla/çıkmamak arasında gidiyor geliyor. Olan biteni onların da anladığını düşünmüyorum. Sebebini en çok onlar merak ediyorlardır. Ama onlar için en önemli olanı kaos ortamından oy devşirmek, hesaplar bunun üzerine yapılıyor.

Kemal’in Cemaatle Teması

Ancak sadece Kemal KILIÇDAROĞLU bir şeyler biliyor ve CHP’li vekillerden bile saklıyor bildiklerini. Havaalanında giderken yaptığı açıklamada cemaatle görüşmeyeceğim diyerek gittiği Amerika’da 2. gün cemaatle bir araya geldi. Aynı gün Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin geçen yıl vefat eden biraderine CHP’li vekillerin de bulunduğu heyet tarafından bir taziye ziyaretinde bulunuldu. Eniştem beni niye öptü diye sormadı mı kimse? Sordu da gündemde kaynadı gitti…

CHP Parti İçi Demokrasisi

Her yerde CHP’de parti içi demokrasinin olduğunu iddia eden, adayların teşkilatların ve delegelerin istediği aday doğrultusunda parti meclisi tarafından belirlendiğini söyleyen Kemal KILIÇDAROĞLU İstanbul, Ankara ve Hatay başta olmak üzere bazı il ve ilçelerde bu ön seçimlere gerek duymadı. Kendi gurup başkan vekili, Ankara adaylığı gündeme gelen ve kendisi de istekli olan Muharrem İNCE Kılıçdaroğlu’nu bu konuda ciddi manada eleştirdi.

Sadece üst yönetimlerden, vekillerden ve parti meclisinden değil tabanda da sağcı adaylardan dolayı ciddi rahatsızlıklar olduğu görüldü. Sağcı adaya tepki olarak istifa eden teşkilat kademeleri de CHP’de huzursuzluk meydana getirdi.

Peki Kılıçdaroğlu’nun amacı ne?

Görebildiğim kadarıyla Kılıçdaroğlu’nun 3 temel amacı var;

1-      Gezi olayları sürecinde, hiç olmadığı kadar kutuplaşan ülkemizde Kılıçdaroğlu’nun gördüğü şudur; Bu kadar kutuplaşmaya rağmen, ilk defa halkın çok büyük bir kısmının kendini sağcı veya solcu olarak tanımlamasına rağmen bu süreçte CHP’nin oyu anketlerde gözle görülebilir bir artışa ulaşmamıştı. Bunun farkına varan ana muhalefet lideri de CHP’nin merkezini sağa kaydırarak hem MHP’nin hem de AK PARTi’nin oylarını hedef aldığı için sağ adayları tercih etmiştir. Tabi bu oy kokan hareketler tabanda karşılık bulabilecek midir? Tartışılır.  İstanbul’daki Sarıgül seçeneğinin sebebi farklıdır. Sarıgül’e geçen yıl patronlar karar vermişti. Zaten CHP Sarıgül’e karar vermedi, Sarıgül CHP’ye karar verdi. Bu durumdan anlaşılabilir durumun vahameti.

2-      Hazır Cemaatle AK PARTİ’nin arası açılmış. Cemaat, siyasette fiziken olmadığına göre bu boşluğu birilerinin doldurması lazım diye düşünmüş olacak ki  “-been!” dedi Kemal Kılıçdaroğlu ve bir zamanlar DSP’ye aleni destek verildiğini de biliyor. Cemaat ise en güçlü olamadığı yerde güçlü ikinci olarak yer almak isteyebilir.

3-      Kasetle ana muhalefet liderliğine gelen biri için oy, kavgadan gelmiş, kaostan gelmiş çokta önemli değil. Yeter ki oy gelsin tükürdüğümü bile yalarım dedi dershaneler konusunda.

Gelelim Hikâyeye…

Hoca cemaate konuşurken hala kendi değerlerini düşünüyor. Kendi kişiliğini ve kimliğini belirleyen sosyal, politik ve ahlaki değerlerine göre hareket ediyor.  Kemal Kılıçdaroğlu kendi değerlerini aşmış biri zaten, onu sorgulamıyoruz da “bizim” dediğimiz adamlara ne oluyor onu anlamaya çalışıyoruz.

Herkes soruyor ben de sorayım; bu olayların kazananı kim? Kaybedeni kim?

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Aralık 2013 in Gündem, Genel

 

Etiketler: , , , , , ,

Görsel

Cemaat Camiasına Çağrı

sabah-zaman-dershane-savaslari

Değerli  Ekrem Dumanlı bey  veZaman Gazetesi camiasi;

Zaman gazetesi “ateşten bir top” olduğu zamanlarda bir kurmay subay iken onu elime almaktan çekinmedim. Belki… beni yakan da oydu. Ama hiç üzülmedim. Hizmet denince; Bu hasbi ruhlu sahabe model insanları görünce, seslerini radyoda duyunca veya seslerinin gölgelerini bir yerlerde görüp okuyunca “burnumun direği” sızlıyor hala. Elimden geldiği kadar yardımlarımla ve diğer katkılarımla hizmete destek olmaya çalıştım. Üç çocuğum Paralel okul gibi hizmetin dershanelerinde büyüdü büyüyor. Bu güne kadar hizmet hareketi hakkında söylenen her şeye dilim döndüğünce cevap  buldum ve verdim. En önemli aracım; Bu hareketin ürünü mümin ve müminelere bakın dedim. bu yeter bizlere, başka şeylere bakmaya gerek görmedim.

Ciğerim yanıyor. bu konuyu kimseyle konuşmamaya çalıştım.

İktidarlar geçicidir malumunuz.  Darbeyle bile gelenler gider. Onların yanlış içtihatlarının hesabı sandıkta sorulur, vurmadan kalpler kırılmadan.

Bu kavgayı dershaneler üzerinden ve saf vatandaşımızın ortak değerleri üzerinden tartışmak ne kazandırdı ne kaybettirdi bir düşünelim. Kutsal değerlerimizle alay ve sevinç çığlıklarına sebep olduk. Değdi mi? İyi çalışılmamış abartılı bazıları da yalan kokan haberleriniz sayesinde gazete aboneliğimin birini iptal ettim, buğz etmeyeyim kinim beslenmesin diye. Bu kavganın gerçek sebebi her neyse, bir vatandaş olarak ilk defa vuku bulan islam kardeşliği firsatını bu kadar ucuza feda etmeyelim Allah Aşkına.

Otorite ortaklık kabul etmez.Bir köye iki muhtar olmaz bilirsiniz. Otorite tanımayan, kendi otoritesini oluşturan bir ” camia” korkarım altından kalkılmaz bir vebalin altında kalır.

Durdurun bu yakıcı savaşı. Bunun galibi olmaz. Ferasetinizden bunu bekleyen milyonlar aşkına…

Sağlık ve selametle kalın.

(Kemal ŞAHİN)

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Aralık 2013 in Gündem, Genel

 

Etiketler: , , , ,

Padişah ve Halkı Aynı Dili Konuşur

Kaz Göndersem Yolar mısın?

 

Image

Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.

 Yanına başvezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir
 adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.
 Padişah, ihtiyarı selamlamış:

– ‘Selamunaleykum ey pir’i fani…’
-‘Aleykümselam ey Serdar’ı Cihan…’

 Padişah sormuş:
– ‘Altılarda ne yaptın?’
– ‘Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor…’  Padişah gene sormuş:

– ‘Geceleri kalkmadın mı?’
– ‘Kalktık… Lakin, ellere yaradı…’

 Padişah gülmüş:
– ‘Bir kaz göndersem yolar mısın?’
-‘Hem de ciyaklatmadan…’

 Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola   koyulmuşlar. Padişah baş
 vezire dönmüş:

 ‘Ne konuştuğumuzu anladın mı?’
– ‘Hayır padişahım…’

Padişah sinirlenmiş:
– ‘Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım.’

 Korkuya kapılan başvezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere
 kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor.

-‘Ne konuştunuz siz padişahla?’
Adam, başveziri şöyle bir süzmüş:
-‘Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.’

 Baş vezir, yüz altın vermiş.
 -‘Sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın padişah
 olduğunu.’
-‘Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.’

 Vezir kafasını kaşımış.
– ‘Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek?…’

 Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
– ‘Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü 
çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay
 da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim. (32 ise ağızdaki dişten
 kinaye, boğaz)’

 Vezir bir soru daha sormuş…
– ‘Geceleri kalkmadın mı ne demek?’

 Adam bir yüz altın daha almış.
– ‘Çocukların yok mu diye sordu. Var, ama hepsi kız.

– Evlendiler, başkasına  yaradılar, dedim….’

Vezir gene kafasını sallamış.
– ‘Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek…’
 

Adam gülmüş.

– ‘Onu da sen bul…

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Mart 2013 in Genel

 

Etiketler: , , , ,